uçurtma ve müzik kutusu

Temmuz 21, 2006

güneşin yüzünü tam anlamıyla gösterdiği yaz günlerinde yağmur serinliği içimde biryerlerde. içimden dışıma taşan. parmak uçlarımdan aktığını gördüğüm. kelebek kanatları midemin hiç bilmediğim köşelerinde. gözlerimde başka bir bakış, başka bir keşif. gözlerinde gördüğüm, başka bir dünya. iç delen. içime giren.

dört duvarın arkası uçsuz bucaksız işte. uzaklarda bir yerlerde -ki uzaklar erişilmez olmadı hiç- eski püskü bir tekne. yosun kokan. bomboş denizde üzerinde yıldızlar kayan. yosun tutmuş sağı solu. turuncu boyayla adı yazılı üstünde, anlamsız gibi gözüken. boyaları akmış suya uzanmak istercesine. oysa, göğe uzansam dokunacağım biliyorum.

biryerlerde ufak bir ev. duvarlarında siyah beyaz fotoğraflar. duvarlarında siyah-beyaz biz. duvarları, biz. fotoğraflarda aşk kokusu. dudaklarında bir türkü. tüylerimi ürperten, içimi üperten. gözlerinde başka bir dünya. içimi delen. sabah mırıltıları peri yatağında. kedi bezginliğinde. darmadağın saçlı kız çocuğu. elinde uçurtması. bulut avlıyor maviliklerde.

akşamları dalga sesi. kumsalda çıplak ayak izleri. gökyüzü başka bir kızıl güneş batarken.

tahta bir masa. tek ayağı oynak. tam da pencerenin önünde. üzerinde eski bir müzik kutusu, anneanneden kalma. çalan hep sen. hiç bitmeyen. hep.

ve gülüşün bir perde gözlerimin önüne asılı ve gözlerin… ve gözlerin… ve…

ve aşk, bir başka datça’da. ve biz, bambaşka.

yann tiersen – L’absente

gözlerimi senden almışım. gözlerimin rengini. öyle söylerlerdi hep. kim söylerdi? masmaviydi gözlerin. hani ?boncuk? diye severler ya mavi gözlüleri, öyle işte. boncuklar mavi mi olur hep?

eski resimlerine bakıp gülerdim o hallerine. hitler gibi bıyığın varmış, o zamanların siyah beyaz fotoğraf çeken makinelerine en jön pozlarını verirken. saçların henüz dökülmemiş. siyah. yana taranmış. limon sürülmüş belli ki yine. hep limon sürerdin saçlarına. limon kokardın sabahların beşinde.

sigara içer miydin hatırlamıyorum. yakıştıramadığımdan belki de. minicik bir adamdın zaten. yakışmazdı ellerine. tütün çiğniyordun galiba. bir de hep, leblebi, çekirdek olurdu memur laciverti ceketinin ceplerinde. tadelle getirirdin bize her gelişinde, benim sana her gelişimde. kardeşim yoksa yanımda onunkini de bana verirdin, götürüp vermem şartıyla. bazen de dido olurdu. onu da severdim. yeniden çıkardılar biliyor musun? eski tadı yok artık, limon kokan ellerinden olmadıkça.

cami avlusuna götürürdün bizi güvercinleri yemlemeye. kavanoz kapaklarında kuş yemi satılırdı o zamanlar. güvercinim olsun isterdim hep. hep isterdim sadece. ağlardım. seyrederdik.

fanatik beşiktaşlıydın. fanatik nedir bilmezdim tabii o zamanlar. ama anlardım çok sevdiğini. bilirdim. mavi boyalı duvarında kimbilir hangi gazetenin verdiği beşiktaş posteri. ayakta bir sıra ve bir sırada onların önünde yerde duran adamlar. siyah ? beyaz.
siyah ? beyaz televizyonda nasıl ayırdederdin tuttuğun takımı hiç anlam veremezdim. hele bazı zamanlar radyodan dinlemeni.

spor toto oynardın 13+1 tutturabilme sevdalarıyla. takımına mağlubiyet vermedin hiç. sana verileceğini bilmeden. seni kızdırmanın en güzel yoluydu beşiktaşa laf söylemek. bizden çok mu severdin?

zor işitirdi kulakların. ama bilirdim işine geldi mi nasıl da duyardın herşeyi. hepimiz bilirdik. pişti oynamayı öğretirdin bize. ?bak, yerde hiç kağıt yokken attığın kağıdın üstüne aynısından atarsam…?
kardeşimle oynarken arkana geçip kağıtlarına bakardım. kendi sesimi bile zor duyarak fısıldarken elindeki kağıtları, kafanı kaldırmadan, kafanı hiç kaldırmadan ?deyyus? derdin, ?çekil arkamdan?. bilirdim. iyi duyardın aslında.

hayat sonsuzdu. ondandı belki yaramazlıklarım. seni kızdırmam. herşey ondandı. hayat sonsuzdu ya. ufacıktım. daha çok vardı. sen de ufacıktın. hepimiz ufacıktık. herkes ufacıktı. daha çok vardı. ondandı seni kızdırmam.

tahta zeminin üzerinde parmak uçlarıma basa basa hiç ses çıkarmadan kapının kenarına gelir, oradan seni gözetlerdim. gözlerin kapanırdı anneanne kokan küçük evin kocaman divanınn üzerinde ayaklarını uzatmış otururken. tam dalarken uykuya bir yastık fırlatırdım küçücük yüzünün tam ortasına. ?deyyus? derdin bastonunu havaya kaldırıp. saklanırdım. kalkıp kovalamayacağını bilsem bile. sonra yine. sonra yine. yerimi belli etmesin diye gülüşümü saklardım parmaklarımı ısırarak. güler miydik birlikte?

fötr şapkalar takardın. sen yokken ağlardım bana da alsınlar diye. michael jackson şapkasıydı onlar sonraları benim için. gülerdi annemler. alırdım gizli gizli kaldırdığın yerden.

korkmazdım ki hiç senden. korkmadığımdan kızdırırdım istediğim gibi. kızardın. çok kızardın ama yine de her gelişinde çikolatam dökülürdü limon kokulu ellerinden. ceketinin iç cebinde bir tarağın olurdu hep. ince dişli. sana özenip bende aldırmıştım anneme. ama ceketim yoktu ki. Bir de köstekli saatin vardı. zincirinin bir ucu kemer tokasına bağlı. arada çıkarır bakardın maç vakti yaklaşmış mı diye. ben bilmezdim saatleri okumayı. ondan belki, sonsuz sanırdım hayatı.

tutardın elimden deniz kenarına götürürdün, diğer elinde bastonun. yolda böcekleri taşlardım kaldırım kenarlarındaki. yapma, derdin. sana da atardım ufak bir tane. baston havada…
taş sektirmeyi gösterirdin denizin üzerinde. hayretle bakardım sana. sekecek taşın nasıl olması gerektiğini anlatırdın, gözlerin yerde yeni bir tanesini ararken.

içki içtiğini hiç görmedim. bende içmezdim. içki ne bilirmiydim ki. aslında rakı yakışırdı sana. şimdi olsaydın… kimbilir ne hikayeler dökülürdü ocakbaşındaki şişlerin dumanında kadehlerin şakırtısına. kızdırmadan dinlerdim. söz…

bastonundan kaçmak gibi bir oyun türetmiştik yorgun ayaklarından. uzatır ayaklarını otururdun divanın üzerine. önünde nanik yapardım sana zıp zıp hergele. bastonun çengeliyle tutmaya çalışırdın ayaklarımı. kahkahalar atardım bastonundan kaçmak için taklalar atarken yerlerde. gülümserdin. gülerdi boncuk gözlerin.

hiç yemek yemezdim. kızardın. sen kızdıkça ben hiç yemezdim. hep inatçıydım. saçımın tepesinde o hiç yatıramadığımız tutamın inatçılığımdan olduğunu söylerdin hep. inadına keserdim bende her defasında o bir tutamı. inat. neye?

pamuk şeker alırdın bazen, bulut pembesinde. oturur cam kenarından kuşları seyrederdik gökyüzünde. içeri girdiler zannedip arkamı döner odaya bakardım onlar evin üzerinden uçup kayboldukça. camlar kapalı…

yara bere içindeydim hep. yaramazdım ya hani. düşüp düşüp dizlerimi, dirseklerimi kanatırdım. kızardın. kanatırdım. inat. neye? hayat. ağlardım.

içinden tavşan çıkan sihirbaz şapkası zannederdim ceketini. bize hep birşeyler vardı orada. bazen kızardım çikolata yerine sadece bir tane şeker çıktığında. bilmezdim paran var mı. bilmezdim ki parayı. isterdim hep.

bisiklet isterdim, çikolata, pamuk şeker, oyuncaklar, okuyamadığım çizgi romanlar, pilli arabalar, telli arabalar, plastik askerler, tabancalar, tüfekler, gemiler, uçaklar, helikopterler, fötr şapkan, bastonun, ceketinin yakasına oldukça düzgün bir şekilde katlayıp iliştirdiğin mendilin. hep isterdim. hepsini isterdim. bilmezdim. sonsuz sanırdım hayat. ufacıktım ya hani. daha çok vardı. ondandı seni kızdırmam. hepimiz ufacıktık. herkes ufacıktı. daha çok vardı…

bir ben kızdırırdım seni. ne kardeşim, ne annem, ne anneannem. anneannem sana kızardı hatta bana kızdığında. güldürürdüm onları, seni kızdırırken. çocuk eğlencesi işte. daha çok vardı ya hani. alırdım gönlünü nasıl olsa.

maçlara gider miydin acaba? müzik dinler miydin? bir hatırladığım, ?açın radyoyu, ajans saati?. şimdilerin haberleri oldu senin ajansların. ajans ne bilmezdim. ajan zanneder oturur dinlerdim seninle. büyüyünce ne olacaksın dendiğinde ?ajan? dediğimden.
belimde su tabancamla otururdum yemek masasında. ajan olacağım ya büyüyünce hani. suçlu sen olurdun hep oyunlarımda. birinin suçlu olması gerekir hep. hayat…
çeker vururdum alnının ortasından sen kaçmadan yakaladığım kuytularda. baston havada… ?çocuk o, bırak oynasın, ne olmuş azıcık ıslandıysan? derdi anneannem. o? na güvenirdim hep. kurtarıcı meleğim.

hep böyleydi günler. hep böyleydi. hep vardı. çok vardı. hayat sonsuzdu. saatim yoktu.

yağmur mu yağıyordu? sonbahar mıydı? bahar mıydı? neydi? hiç bilmiyorum.
arnavut kaldırımlı yokuştan koşarak geliyordum sana doğru. oyun oynarız biraz, çikolata verirsin bana, su sıkarım yüzüne, yanıbaşındaki sineklikle vurmaya çalışırsın bana, kaçarım, gülerim. koşarak geliyorum.

sokak çeteleri kurup, mahalle kavgaları yaptığımız sokağa girdiğimde mevsim kıştı. sokakta anlamsız bir hareket. daha çok vardı…

kardeşim sokakta, annem sokakta, anneannem sokakta, herkes sokakta. sen nerdeydin ki dede?

birşeyler saklanıyordu benden. anlamıştım, mevsim kıştı. sen bahara uçmuştun. avazım çıktığı kadar bağırıp ağlayarak eve girmeye çalışıyordum, tutuyorlardı. daha güçlüydüler. sen olsaydın kaçardım. bunlar yakalıyor. biliyorum isteseydin sen de yakalardın ama yakalamıyordun işte. bunlar yakalıyor dede.

sonradan öğrenmiştim herşeyi. o anneanne kokan küçük evin büyük divanında kardeşimle otururken birdenbire onun kucağına uzanıp meleklerle yola çıktığını. çok ağladım. kızgındım sana. inadına ağladım işte. neye? hayat.

mezarına gelmedim hiç. sadece uzaktan baktım bir kere. bastonunu çıkarıp sallarsın belki diye bekledim. hiç hareket yok. sallasaydın gelirdim. vursan bile gelirdim hem. kaçmazdım. piştiiiii, diye bağırdım. hiç ses yok. hani daha çok vardı.

tadelle hala satılıyor biliyor musun dede?

ama senin limon kokulu ellerin yok.

affettin mi beni?

oysa biliyorum, aslında hiç kızmazdın bile bana değil mi?

tattooed everything

Haziran 16, 2005

Küçük bir kız çocuğu o daha. Gerçi hiç yaşını sormadım. Ama öyle gözüküyor. Küçük. Kırılgan.
Hiç konuşmadık. Hiç konuşmaz zaten. Kimselere göstermez yüzünü. Birlikte yaşıyoruz.
Sırt sırta.
Hiç konuşmadan.

Küçük bir kız demiştim. Aslında o kadar büyük ki. Evet hiç konuşmadık da demiştim. Ama biliyorum. Kendi dünyasında. Kendi duvarlarının arkasında. Yaklaşamazsınız hiç yanına.

Saçlarında lotus çiçekleri ve upuzun kirpikleri var. Yüzünde hep hüzün.
Sonbaharın tüm renkleri kalbinde. İçinde amansız fırtınalar. Yüzünde hep aynı sade makyaj.
Pastel tonlarını sever. Oysa hayatı gökkuşağı.

Sırt sırta oturup düşünürüz saatlerce, gecelerce.
Hiç konuşmaz.
Hiç konuşmayız.

Ben fırtınalarımı dışıma taşırdıkça sanki O daha da bilgeleşir. O anlarda bana hep küçümser bir surat ifadesiyle baktığını düşünürüm. Küçümser değil de aslında. Hafif dudak büküp “yaşaman lazım” der bakışı.
Oysa hiç göz göze gelmeyiz. Hiç bakmaz gözlerime.
Ağlar bazen, bilirim. Sessiz sedasız da olsa ağlar. Geceleri uyurken.
Sırtımdan aşağı doğru kayar birkaç damla gözyaşı. İçime akar.
Kalkıp sarılamam kapalı duvarlarının ardından. Zaten hiç anlatmaz. Zaten hiç sarılmaz.
Ağlarız sırt sırta. O bilir benim ağladığımı.
Hiç konuşmaz.
Hiç.

Birlikte yaşarız öylece. Hiç konuşmadan.
Adını bile söylemedi henüz. Aslında biliyorum sanırım ama emin değilim. Zaman zaman geliyor aklıma. Sonra unutuyorum.
Zaten hiç seslenmedim O’ na.

Saçlarında lotus çiçekleri.
Kapalı kutu küçük kız. Oysa o kadar büyük ki.
Upuzun kirpiklerinin ucunda belirdi mi saydam küresi hissederim bir şekilde. Üzülürüm.
Ama hiçbirşey diyemem yine de. Hiçbirşey demez zaten.

Bütün gün oturur hiç konuşmadan, lotus çiçeklerinin ortasında.
Kimbilir ne fırtınalar var derinlerinde. Kimse bilmez işte.

Bilmediğim bir dilde şarkılar söyle çiçeklerine.
Bilir misiniz ki lotus çiçeklerini.
Sığ sularda yaşarlar hiçbiryere bağlı olmayan metrelerce uzunluktaki kökleriyle. Sessizce salınırlar. Bağlı değiller hiçbir yere ama bağlarlar. Uyuşturucu etkisi yaparlar üzerinizde. Geniş yapraklı, kokulu, parlak çiçekleri vardır.
Belki bu yüzden bu kadar çok seviyor bu büyülü çiçekleri. Kendi de lotus olduğundan. Kendi de çiçek olduğundan.

Dedim ya göstermez kimselere yüzünü.
Bazen birileri, erkek ya da kadın hiç farketmez yaklaşmaya çalışırlar. Anlamak isterler. Görmek isterler. Bakmak, dokunmak, öpmek isterler. Anlayabileceklerini zannederler. Anlamak ne işlerine yarayacaksa.

Göstermez.
Zorlarlar.
Göstermez.
Sürekli zorlarlar. Hiç karışmam. Karıştırmaz zaten beni hiç. Karışmaz hiç bana. Oysa o kadar karmakarışığız ki. Belki bu yüzden biliriz birbirimizi.
Anlamaya çalışmayız, anlamlandırmaya çalışmayız hiç.
Anlarız.

Çok zorlarsanız açar kartlarını poyrazlara savurur fırtınalarının arasından.
Gülümsediğini görürsünüz. Oysa hiç göstermez yüzünü. Hiç gülümsemez.
Yaklaşırsınız yaklaştı zannederek. Yaklaşırsınız.
Kartlar çarpar yüzünüze bütün gülümsemesi ve sivri dişleriyle.
Kanınız içinize akar konuşamazsınız.
O hiç bozmaz yüzündeki ifadeyi. Hiç bakmaz size. Hiç bakmaz bana.
Sırt sırta.
Bilirim yaptıklarını.
Gülümserim gizlice.

Bir ejderhası var minik ayaklarının ucuna kıvrılmış, lotus çiçekleri arasında yatan ve bir japon şeytanı.
Hep birlikte yaşıyoruz işte.
Hiç konuşmadan.
Sırt sırta.

Bazen işte… Bazen birileri, erkek ya da kadın hiç farketmez, tüm bunlara rağmen yaklaşmak ister.
Bilmezler kapalı duvarlar çelik, kapalı duvarlar mermi, kapalı duvarlar zehir.

Alev pullarıyla sarmalar ejderha, uyurken gözkapaklarını.
Oysa hiç uyumaz.
Ben uyurum… Bazen…
Sırtımı dönüp yatarım.
Beklemem hiç sarılır mı acaba diye.
Bilirim, sarılmaz.
Beklemiştim.
Hiç sarılmadı.
Söylemedim beklediğimi,
Uyuyakalmışım.

Birlikte yaşıyoruz işte sırt sırta.
Ağlıyoruz sırt sırta.
O hiç ağlamaz.
Ben ağlarım.
Bazen, bir büyülü damla süzülür sırtımdan aşağı.
İçim acır.
Ama konuşmaz hiç.
Kapatır gözlerinin önüne, bilmediğim bir dilin harfleriyle işlenmiş yelpazesini, incecik parmaklarının ucunda tutarak.
Yıldızları kırparım gecesine. Uyusun diye.
Hüzün çöker içimize.
Hüzün çöker ikimize.
Oturur ağlarız sırt sırta.
O ağlamaz hiç.
Ben ağlarım.

Kayıp gidiyor şehir ayaklarımın altından. Tutamıyorum. Şehir oluyorum yavaşça. Belki umarsızca. Tutunamıyorum.
Yürüyorum…
Güneşe doğru. Eskiden gün-eş vardı. Eskiden demek ne kadar kötü. Ama eskidendi işte.
Yürüyorum…
Yoruldum galiba. Eskiden olduğu kadar genç değilim ki artık. Eskiden demek ne kadar kötü. Ama eskidendi işte.
Yürüyorum…
Ne kadar sürer ki bu yol.
Yol mu? Hangi yol?
Çeşit çeşit anahtarlar yaptırıyorum kendime, dört duvarıma çizdiğim kapılardan birini açar da kaçabilirim belki diye.
Yürüyorum köprüüstünde. Denize bakıyorum. Güneşin denizdeki yansımasına. Yansıma. YansıMA. Ama yine istersen kalk gel YANıma. Gün-eş vardı eskiden.
Eskiden.
Dünyanın bir ucu delik olsaydı mesela. Yuvarlansaydım ordan boşluğa.
Yuvarlandım…
Yuvalanmıştım da bir ara. Evet evet yuvam vardı eskiden. Eskiden demek ne kadar kötü. Oysa… Dedim ya işte. Eskidendi.
Yürüyorum…
Elimde buzdan bir çiçek. Kayıp gitmesin diye kapattıkça avcumu daha çok kayboluyor. Gözyaşları mı yoksa avuçlarımın arasından damlayan? Çiçekler ağlamaz ki. Buzlar mı? Onlar hiç ağlamaz.
Tuttum saçlarımı kestim dün gece. Bomboştu o an. Rüzgar geldi. Balkona çıktım sigara içmek için. Hiç seyretmediğim kadar uzun seyrettim dün gece gökyüzünü. Gökyüzüm vardı eskiden. Yıldızlarına salıncak kurduğum. Dün gece baktım da… Sadece bir tane kalmış.
Yürüyorum…
Tuttum gökkuşağına astım kendimi. İçimden trenler geçti. Yemek vagonlarında rakı kadehleri. Astım öldüremedim kendimi. Boğazım düğüm düğüm. Boğazımda düğüm düğüm.
Baktım ölmüyorum kalktım sahile indim. Demiştim ya sana zaman zaman ölümsüzüm diye. Zaman mı? Peki o zaman.
Peki o zaman neden hiç ölümlü halime rastlamıyorum ki ben?
Yürüyorum…
Kalktım sahile indim elimde bir şişe vişne şarabı. Bir şişe de çantamda. Oturdum, salladım ayaklarımı suya. Bir yerlerde kiraz mevsimi gelmiş olmalı.
Eskiden mevsimlerimde vardı benim. Eskiden… Ne kadar kötü.
Her dalgayla daha da yaklaşıyor kokun sanki. Ya da her yudumla. Her yudumda kapatıyorum gözlerimi. Her kapatışımda bir yıldız kayıyor gözkapaklarımın içinden. Eskiden yıldızlarım da vardı benim biliyor musun? Yıldızlarım da vardı, dalgalarım da.
Biliyorsun en çok dalgaları severdim ben. Dalgaların üzerinde yürürdüm. O dalgalar getirmişti ya hani seni bana. Hani o dalgalar getirmişti ya sana başucundaki hediyeyi.
Dalgalar getirdiklerini götürmezler mi? Götürürler mi? Göt!
Yürüyorum…
Oturduğum yerde yürüyorum işte farkında olmadan.
Şehri seyrettikçe daha çok şehir oluyorum. Karşı kıyıdaki evler gözüküyor oturduğum yerden. Camlarında güneş ışıkları. Biliyor musunuz eskiden ışığım vardı benim. Eskiden demek ne kadar kötü. Ama…
Aldım vurdum şişeyi yere. Yerle bir. Tuzla buz. Biliyor musun eskiden bir’im vardı benim. Yer kırmızı, deniz kırmızı, şarap kırmızı, kan kırmızı. Ellerim kan, elerim kırmızı. Tuttum ellerimi kestim kırık cam parçalarıyla. Acımadı ki hiç. Eskiden de böyleydim ben zaten. Düşer düşer acımadı ki acımadı ki derdim hep. Acısını saklardım belki. Yaralarım kabuk bağlardı. Herkesinki gibi. Tutar kanatırdım ama ben hep. Belki ondan hala böyle. Tutup kanatıyorum hep. Ama işte görüyorsun ya. Görüyor musun gerçekten?
Avuçlarımda sıkmak istedim cam kırıklarını. Ama yapamıyorum. Sen öpmüştün onları. Onlar kapalı. Sımsıkı.
Yürüyorum…
Eminönü’nde balık ekmek kokusuna karışıyor ellerim. Balık ekmek kokusu sana karışıyor. Sen başkalarına karışıyorsun. Ben başkalarından kaçıyorum. Başkaları beni kovalıyor. Ben saklanamıyorum. Şehir oluyorum. Kokun dudaklarımda. Sımsıkı kapatıyorum. Hayır. Ağlamıyorum. Elimde buzdan bir çiçek. Gece oluyor. Yol büyüyor gözümde. Yıldız kovalıyorum yollarda.
Yol mu?
Hani balık ekmek yiyecektik biz?
Yürüyorum…
Akşam iniyor şehre. Şarap iniyor yudum yudum. Şarapneller iniyor beynime. Neler neler inmiyor ki?
Hakkaten…
Neler oluyor böyle?

Yürüyor muyum?

Duruyor muyum?

Yaşıyor muyum?

Ölüyor muyum?

Biliyor musun?
Masalım varMIŞ eskiden benim. Rüya/y/MIŞ. Masal/MIŞ.
(“MIŞ”lar benim değil. Benim hiç olmadı. Benim hiç “MIŞ”ım olmadı)

Biliyor musun?
Masal dediğin, şehrin dışında kalanlar. Gerisi YALAN. Masallar GERÇEK.

Bil.

Mavi’ ye daha mı yakınız ne bu gece?
Yoksa içtiklerimizin mi etkisi bütün bunlar?

Bak yağmur bile yağmadı henüz. Oysa gözyaşı şişemle bekliyordum ben donuk ayışığının altında. Hiç yağmadı. Hiç.
Yağsa kırılır mıydım acaba? Yağsa ıslanır mıydım? Yağsam ben şimdi, ağlar mıydın hiç? Hiç.
Bu mevsimde olmaması gerektiği kadar mavi gökyüzü. Ama ben yağmuru bekliyorum demiştim defalarca. Yoksa ben mi mavi olmuşum farketmeden.

Madem öyle, hadi kalk kahve içelim o zaman. Otur sen, ben yaparım. Biliyorum nasıl sevdiğini. Ben nasıl seviyorum acaba? Cam kenarına oturalım mümkünse. Sapanla gelip geçenleri vuralım sokaktan. Bir gün herkes bu sokaktan geçer nasıl olsa. Sonunda ikimiz kalırsak gitmezsin belki hiç. Hiç.

Hayal kurmak lazım. Bu odadan ancak böyle çıkabiliriz. Dur kalkma! Ben değiştiririm müziği. Sen kapa gözlerini.

Bir teknemiz olsaydı keşke. “Keşke” demeyecektim değil mi bir daha. Ama… Ama…
Olsun işte ne çıkar ki. Mavi’ yi yakalamaya çıkardık. Her istediğimizi yakalardık hem o zaman. Hiç yakalanmadan.
Gökkuşağına uzanabilir miyiz sence? Hadi gel salıncak kuralım denizin üzerine. Küçükken yaptığımız gibi hani. Ben hiç yapmamıştım ama.
Sen biliyor musun?

Dün gece sen uyurken saçlarından dökülen ayışığını topladım usulca. Gülümsüyordun. Ya da bana öyle geldi. Nefesimi tuttum. Nefes alışını duyabileyim diye. Farketmedim, ölmüşüm.
Bir yıldız kaydı gözümün önünden. Bilemedim ki, aslında benmişim o, sana doğru, kayıp giden. Kaybolup… Gerisini tekrarlamak istemiyorum.
Gözlerini araladın bir an. Gülümsedin, yine kapadın. Birşeyler söyledin ama anlamadım. Gözlerine kayıp gitmiştim bile ben.

Çok eski bir tablo düştü duvardan. Oturtamadım aynı şekilde yerine. Yıldız tozları serpiştirdim odana. Küçük kırmızı denizfenerleri. Midi formatında çalan melodiler doldurdu içeriyi. Hani o eskiden çok eğlendiğimiz günlerdeki gibi. Birbirimizden habersiz. Turuncuya boyadım sen uyurken pencereleri. Dışarıya hiç bakmadan durabilir miyiz? Lütfen. Görmek istemiyorum hiçbirşeyi.

Uyanınca kadıköy’ e inelim olur mu? Sahaf kokularına karışalım. Hem belki yağmur yağar kaldırımlara. Çıplak ayaklarla gezeriz elimizde çay bardaklarıyla. Peri kanatlarını da al yanına. Bende çiçek toplarım sana denizin üzerinden.
Hiç korkma ama olur mu?
Hadi gel makyaj yapalım. Silince güzelliğimiz ortaya çıksın diye.

Gölgem düşmüş üzerine. Seçemedim rengini. Bütün takvimleri yaktım merak etme. Bütün saatleri kırdım. Bekliyorum sadece. Ayaklarım yere değmiyor oturduğum yerden. Kalktığımda bile. Deniz kabukları topladım kanatlarından. Duyuyor musun? Şarkı söylüyor denizatları.

Uyandın mı?

Öpsene beni.

Yattığı yerden anlamsızca, boş, bomboş, soğuk ve beyaz tavanı seyrederken yıldızları görebilmeyi ne kadar çok isterdi.
Çoğu zaman tek bir damla gözyaşı bile dökemeden sessiz ağlamalarına tanıklık etmelerini.

Hala tüm güzelliği, yaşanıp yaşanmayacağını bile düşünmeden kendini kaptırdığı, kendini kaptırıp kaybolduğu, kendini kaptırıp ardına bile bakmadan sürüklendiği hayallerindeydi.

Şaşırmamayı öğrendiğini düşünüyordu. Her ne kadar bunun doğru olmadığını içten içe bilse de. Ama bunu neden öğretmeye çalışıyorlardı ki?

Uzun zamandır pek çok şeye anlam veremiyordu. Hayat, bunların başını çeken lokomotif. Zaten, çok fazla anlam yüklemenin de, hatta anlam yüklemenin de, anlamlandırmaya çalıştığı şeylerin az da olsa varolan, ama yine de var olan değerlerini yokettiğini düşünüyordu.
En azından bazen.

Hayatı da anlamlandıramıyordu, tanımlayamıyordu ama yine de değer kazandıramıyordu işte. Garip olduğu o kadar açıktı ki yattığı soğuk yataktan renksiz tavanını seyrederken.

Kendini gülümsetenleri düşündü.
Kuledibindeki kahveyi, kadıköyü, vapurları, beyoğlunu, yıldızları, uzun yolculukları, rakıyı, -de’ nin ayrı yazılıp yazılmadığını düşündüğü anları, rakı ve balığı, salaş meyhaneleri, yağmuru, tehlikeli kadınları, ara sokakları, kedileri, lodosu, patlamış mısırı, kahve kokusunu, battaniyeler içinde film izlemeyi, masalları, perileri, uykusuz geceleri, yosun kokusunu, deniz kokusunu, kitap kokusunu, şarabı, votkayı, hayyam’ı, pasajları, güneşin batışını, vadiyi, güneşin batışında vadide olmayı, sigarasını, sabah sigarasını, uykudan önce sigarasını, tüneli, asmalımesciti…

Bir gökkuşağı belirdi baktığı boşlukta. “Hiç fena değilmiş” dedi, kendi kendine.
“Aslında hiç de fena değilmiş”.
“Bırakalım bazı şeyler de anlam kazanmasın” diyerek kapadı gözlerini.

Acıtsa bile hayatının hiçbir anını kaptırmamaya karar verdi bir an, bu düşüncesinin ne kadar süreceğini bilmeden. Sonra bu da silindi gitti kafasından. Ne kadar sürerse sürsün yaşadığı sürece gülümseyebileceğini farketti, ve, yine, sadece yaşadığı sürece ağlayabileceğini.

Kalkıp bir sigara yaktı. Odadaki bütün havayı emercesine büyük bir nefes çekti. Ciğerlerinin en derinine gönderdiği sigara dumanını havaya savurmak için başını yukarı kaldırıdığı zaman gördü,
tavanında parıldayan yıldızları.

Gülümsedi,

ve,

hiç

uyumadı.

Bir kez daha,

kaybetmemek adına.

Aralık 12, 2004

Yine sıkışıp kalıyor içerlerde birşeyler.
Yine hiç farkına varmadan, belki de sonuna kadar farkında olarak yürüyorum rüzgara karşı.
Neden bilmiyorum hep tehlikeli olanı sevişim. Belki de yaşadığımı hissettirdiğindendir. Belki de öldürmeni sevişimden. Belki de…

Yorgunluğumun küllerinden alevler doğuruyorum geç gecelerin ayazlarında, halime ben bile iananamadan şaşkın ifadelerle.

Çok düşündüm yine, “neden” diye. Dur dinle!
Asma suratını hemen. “Neden SEN” değil soru. Sadece “NEDEN”

Neden bu fırtınaya yürüyüş,
herkes güneşli patikalarda yol alırken