kolay mı!

Şubat 2, 2007

sokaklar geçiyorsun. canlı sesler kulağına varıyor. kemerler altında yürüyorsun. seslerin geldiği kapıdan giriyorsun. karanlık bir birahanede herkes durmadan bira içiyor. iş önlükleri üzerlerinde, herkesin elinde büyük bir bira bardağı, yarışırcasına bira içiyorlar. bütün günlerini içerek geçiren, gene de çalışabilen insanları hep kıskanırım.
belli bir sarhoşluk içinde yeryüzüne dayanmak daha kolay.

tezer özlü – yaşamın ucuna yolculuk – sf.36

elde var hüzün

Ekim 11, 2005

söyleşir
evvelce biz bu tenhalarda
ziyade gülüşürdük
pır pır yaldızlanırdı kanatları kahkaha kuşlarının
ne meseller söylenirdi mercan koz nargileler
zamanlar değişti
ayrılık girdi araya
hicrana düştük bu
günah nerde gençliğimiz
sahilde savruluşları başıboş dalgaların
yeri göğü çınlatan tumturaklı gazeller
elde var hüzün

o sehrayın fakat çıkar mı akıldan
çarkıfeleklerin renk renk geceye dağılması
sırılsıklam aşık incesaz
kadehlerin mehtaba kaldırılması
adeta düğün
hayat zamanda iz bırakmaz
bir boşluğa düşersin bir boşlukta
nbirikip yeniden sıçramak için
elde var hüzün

attila ilhan

yazdıklarını meleklere okumaya gitti.

philip k. dick‘ in enfes romanlarından biri olan -ki hangisi değil- “karanlığı taramak” adlı romanı sinema filmi olarak çekiliyormuş.
kitabı okumuş biri olarak, hadi len nasıl çekilebilir o kitap filme, berbat olur, hatta olmaz, derken yönetmenin richard linklater olduğunu görünce söylediğimiz tüm sözleri geri alarak interneti karıştırmaya başlamıştık ki, şurası ve hatta şurası kafadaki sorulara yanıt olur nitelikte karşımıza çıktı.
zamanında waking life ile dağılmış biri olarak linklater’ın -sanırım- aynı teknikle çektiği a scanner darkly muhtemelen yine aynı şekilde dağıtıcı olacak.

pkd ve linklater’ ın hastası kalarak 2oo6′ yı beklemekteyiz en tedirgin hallerimizle.

Ağustos 31, 2005

” ….

istasyonlarda trenle birlikte durdular. perona inip biraz hava aldılar. sabaha karşı uyanıp, elektriksiz köy istasyonlarında marşandizlerin gelmesini beklerken ağustosböceklerinin seslerini dinlediler. lokomotifin su alışını seyrettiler. açılır-kapanır kompartıman masasında yolcularla yemeklerini bölüştüler. hikayeler dinlediler, hikayeler anlattılar. bazı istasyonlarda bavullarını toplayıp trenden indiler, başka bir doğrultuya giden bir trene bindiler.

iyi ve kötü trenlerde yolculuk ettiler. bir trende, istasyonda durdukları zaman ışıklar sönüyordu. bazen saatlerce karşı yönden gelen treni bekliyorlardı karanlıkta. bazısının da kompartıman kapıları kilitlenmiyordu. aynı zamanda yavaş giden bu trenlere yolda hırsızlar atlayarak yolcuların eşyasını çalıyorlarmış. her şeye razı oluyorlardı. genç gazeteciye adresleri olmadığını söylemeye utanmışlardı. oysa, treni adres olarak gösterebilirlerdi. nasıl düşünememişlerdi bunu? fakat, hangi trene gösterecektik, efendimiz. her trenden inerken kondüktore haber bırakabilirdik, olric. insan bir evden taşınırken nasıl eski evine yeni adresini bırakırsa, öyle yapabilirdik. çocuk gibi oldunuz, efendimiz. evet, cocuklasiyorum olric. trencilik oynuyorum. bütün oyunları nasıl oynamışsam bunu da öyle oynayabilirim olric. istediğim gibi. trenin dışında, duran dünyaya aldırmıyorum artık. gazeteciyi bile dışımızda, geride bıraktık. onunla inmeyi düşündüm bir an için. onunla yeniden düşünnmeye başlamayı istedim. yeni bir düzenin içine girmekten korktum, olric. belki de -dediğin gibi- biz artık bir yanımızla onlardan uzaktayız. bunu, onlara hiçbir zaman belli etmeyeceğiz. yolumuza çıkan herkese saygı göstereceğim. bırakalım bunlari artık, olric. tren yavaşladı. bir istasyona yaklaşıyoruz. aşağı inip bacaklarımızı dinlendirelim biraz.

trenden indiler, perondaki insanların arasına karıştılar. yolcular, turgut özben’den ve onun aklından çıkmayan selim ışık’tan habersiz, trene binmenin telaşı içinde koşuşuyorlardı. istasyon binasının önünde duran hareket memuru, kimseye bakmadan dalgın dalgın yürüyen ve kendi kendine mırıldanan bu adama dikkatle baktı. sonra, karşı yönden bir tren geldi. istasyona girdi. yolcular ve turgut, trenin arkasında kayboldular.

O. Atay

Hayat ne kadar garip, trenler falan.

kurbağa prens

Temmuz 21, 2005

arka kapaktan;

bir kadını bir kurbağaya aşık eden nedir? sayısız kadın zamanın başlangıcından bu yana, gecenin bir yarısı, yatak odasının tavanına bakarak aynı soruyu kendi kendine sormuştur. ve eğer bunun cevabını biliyor olsaydım, sizi temin ederim hiçbir maddi kazanç gözetmeksizin bedavadan açıklar, insanlık tarihinin en ulu hayırseverlerinden biri olarak sayılmayı mutlulukla karşılardım. cevabı maalesef ben de bilmiyorum. tek bildiğim, bu kadının bu kurbağa’ ya nasıl aşık olduğudur. (…) geçtiğimiz günlerde araştırmacılar, eskiden kurbağa olup da şimdi mutlu bir evliliğe sahip birkaç yakışıklı prensi inceledi. (‘birkaç’ diyorum, çünkü filozofun da dediği gibi mükemmel evlilikler hem zordur hem de ender bulunur.) bu eski kurbağalar bir konuda hemfikirdi. büyük değişim için üç şey gerekliydi: kesin bir bilinçsizlik, duvara fırlatılmaya rıza ve mutlaka, hayal gücü yüksek bir kadının sevgisi. bir de dördüncü olarak sabır gereklidir. evet, hem de büyük bir sabır çünkü fırlatılmayla çarpışma arasında geçen süre bazen onlarca yıl alabilir.”

sıcaktan artık iyice bunaldığımız şu günlerde, güneşin altında hala yeni bir şey arayanlara, kadınları hala anlamaya çalışanlara, lodosu bekleyenlere, şövalyelere, büyücülere, cadılara, iksirlere, perilere, yıldızlara inananlara, stephen mitchell’ den buzlu bardakta soğuk bir bira eşliğinde güzel bir masal.

evet, gerçekten de fırlatılmayla çarpışma arasında geçen süre bazen yıllar sürebilir. peki, ya çarpışma hiç gerçekleşmezse..

Haziran 20, 2005

“…
some are born to sweet delight
some are born to endless night
…”
(auguries of innocence)
william blake

Mart 10, 2005

ben bunu pagan‘ dan gördüm. o’ da bir başkasından. o’ da bir başkasından.
konunun özü şudur ki;

“çelimsiz kollarını kaldırıp uzun kılıçlarını başlarının üstünde yeniden çevirmeye başladılar, bu arada onlara hayvansı, duyarsız gözleriyle bakıyorlardı -kötü niyetli, kırpılmayan gözleriyle”.
-elric destanı dördüncü kitap